Posted on

Gerçekliğin Göreceliliği ve Rashomon

 

Japon sineması, denilince akla gelen ilk isim her zaman Akira Kurosawa olmuştur. Her ne kadar Kurosawa’dan önce  Yosujiro Ozu ve Kenji Mizohuchi gibi iki usta olmuş olsa da. Kurosawa, özellikle Martin Scorsese, Francis Ford Coppola, George Lucas gibi dünya sinemasında önemli yer almış yönetmenleri etkilemiştir. Kurosawa’nın sinema dünyasında ciddiye alınmasında 1950 yılında çektiği Rashomon filmi ile olmuştur. Ayrıca bu filmle beraber Japon sinemasına  ilgi artmıştır.

Rashomon, Japon kısa hikâyeciliğin babası olan Ryunosuke Akutagava‘nın In The Grove ( Korulukta ) ve Rashomon adlı öykülerinden uyarlanmıştır.

Filmin son derece basit bir hikâyesi vardır. Ormanda geçen bir samuray ve karısı ile karşılaşan bir hay­dut ’un samurayın karısına tecavüz  ve samurayı öldürmesi ( kimi ifadelere göre intihar eder.) ile sonuçlanan bir hikâyesi vardır. Ama bu olayı yaşayanlar haydut, ölen samurayın karısı ve ölen samuray (büyücü aracılığıyla) ve filmin sonlarına doğru ortaya çıkan sürpriz tanık ( oduncu ) olayı birbirlerinden farklı anlatırlar. Olayın görgü tanıklarından oduncu ve Budist rahip olayı tanıkların gözünden olayı flashback (geriye dönüş) içinde flashback olarak oraya sığınan köylüye anlatırlar. Bu flashbacklerde olayı kim anlatıyorsa anlatsın ( oduncu hariç) mahkemeye anlatır ama gözle görülür bir mahkeme yoktur. Hiçbir zaman hâkim, yargıç vb. bir görevliyle karşılaşmayız. Olayı anlatanlar sanki kendilerine soru sorulmuş gibi soruları yine kendi ağızlarından duyarız. Tanıklar kameraya konuşur yani yargıç, izleyicilerdir. Kurosawa burada seyirciyi mahkeme yerine koyarak yargıyı seyirciye bırakmıştır. Özellikle bu mahkeme sahneleriyle film izleyiciyi filmin içine çekiyor. Zira hiçbir zaman filmde mahkemenin sonucunu öğrenemiyoruz. Zaten bu mahkemenin sonucu önemli değil yaşanan olayın evrensel değeridir. Nasıl mahkeme bitmiş olsa da bu olayı kendi deneyimlerine göre değerlendiren Budist rahip, oduncu ve köylüden bir farkımız yoktur. Samuray, ölmüş olmasına rağmen, tüm olayı kendini onurlandıracak şekilde anlatmaktadır. Aynı şekilde haydut olayı anlatırken “kahramanca bir savaş” olduğundan bahseder. Oduncuya göre bu anlatılan her şey “kör döğüşü ”dür. Yani olayı anlatanlar olayı kendi ön yargılarını, deneyimlerini ve çıkarlarını ön planda tutmuştur.

Ayrıca film Psikoloji terminolojisine bir kelime kazandırmıştır. Bir olayı anlatırken bu olayı anlatan kişinin deneyimleri ya da önyargıları v.b. gibi iç ve dış etmenler sebebiyle aynı olayı  sonuçta aynı ve fakat olayın özünde farklı bir anlatımla anlatmasına psikoloji de  Rashomon Etkisi adı verilir.

Gerek senaryosu, teknik olarak ve özellikle ele alınan konunun işlenişi çok iyidir. Her şeyi ile bir başyapıttır. Kurosawa, filmin görsel yapısında kendi ressamlık deneyimlerinde yararlanmıştır. Ayrıca film hem hikâyeyi flashbacklerle anlatması ve seyirciyi film içinde önemli rol vermesiyle Citizen Kane (Yurttaş Kane, Orson Welles-1941 ) ile benzerlik gösterir. Kurosawa, karakterlerin ruhsal yapısını anlatmada ve filmin simgesel anlatımı için doğa ve doğa olaylarından çok iyi kullanmıştır. Yağmur, güneş, orman vb. Filmi şiddetli yağmurlu hava ile başlatması ve bu havanın film boyunca karakterlerin ruhsal yapısıyla filme karamsar bir atmosfer hâkim olmuştur. Filme hâkim olan bu karamsar atmosferi filmi güneşli güzel bir gün ve bebekle bitirmesi bu karamsar atmosferi kırmıştır. Ve film sembolik ( bebek ve güneşli gün eşittir umut ) bir şekilde bitirmiştir.

Son olarak filmin mesajına gelince; “İnsanoğlu kendisine karşı bile dürüst davranmakta zorlanmaktadır. Kendinden söz ederken, birtakım hayal ürünü yalanlar ekleyerek daha ilginç görünmeye çalışır.”* Evet insan yalancı, hırsız, kendini beğenmiş olsa da özünde iyi şeylerde var. Bu içindeki iyi şeylerden dolayı insanda daha umut vardır.

 

* Kurosawa, Akira – Kurbağa Yağı Satıcısı,( Afa yayıncılık, 1994) 223-224